Mehmet Okurun Hayatı

MEHMET OKURİstanbul’dan Bursa’ya uzanan yolda küçük bir sahil kasabası olan Yalova’da, 26 Mayıs 1979’da doğdu. Abdullah ve Nimet Okur’un tek oğulları Mehmet Okur. Okur çiftinin ilk çocuğu, Mehmet’ten 7 yıl önce, 1972’de doğan kızları Yasemin’di. Mehmet’ten 7 yıl sonra, 1986’da ise çiftin ikinci kızı Seda dünyaya geldi. Bu beş kişilik ailenin kökleri ise bir taraftan Bosna’ya ve diğer taraftan ise günümüzde büyük bir bölümü Gürcistan sınırları içerisinde bulunan büyük Kafkasya’ya ve Ukrayna’ya dayanıyordu. Mehmet Okur’un ismini aldığı kişi olan büyük büyük babası Mehmet Bey, Bosna-Hersek’te imamlık yaparken Türkiye’ye, Adapazarı’na göç etmiş. Onun oğlu Mahmut ise Zehra adında bir kızla evlenmiş ve Abdullah’ı dünyaya getirmişler. Nimet Okur’un ailesi ise dünyanın farklı bölgelerinden gelmişler. Annesi Fatma Hanım Ukrayna vatandaşı iken, babası Süleyman Baştimur ise bir Kafkasyalı imiş. Dünyanın farklı bölgelerinden Türkiye’ye göç eden ve onları burada dünyaya getiren ataları olmuş...


Nimet Hanım, Mehmet neredeyse 2 yaşına geldiğinde doktorların verdiği bir haberle sarsıldı. Doktorlar küçük Mehmet’in astım olduğunu söylemişti. Derin bir üzüntü yaşayan Nimet Hanım buna rağmen yılmadı ve bir an önce oğlunu bu hastalıktan kurtarabilmenin arayışına girdi. Aile çevresinde astımı olan bir akraba bulan Nimet Hanım, ondan saf zeytinyağına yatırılmış “damla sakızının Mehmet’e iyi gelebileceğini öğrendi. Saf zeytinyağında tam sekiz gün dinlendirdiği damla sakızını dokuzuncu gün koca bir kaşıkla küçük Mehmet’ine verdi. Bu mucize iksir(!)in yarattığı sonuç ise formülü veren kişiyi dahi hayrete düşürecek nitelikteydi. Mehmet’in vücudu mümkün olan her şekilde solunum yollarındaki balgamı dışarı atıyordu. Nimet Okur o günü oğlunun yeniden doğduğu gün olarak ilan etti. Artık sağlık problemlerinden kurtulmuş olan Mehmet, günde ortalama 4 litre taze süt içiyordu. Mehmet’in her geçen gün artan iştahı da heybetli bedenine ihanet etmiyordu. Sürekli büyükannesine giderek annesinin hazırladığı porsiyonların kendisine yetmediğinden yakınan Mehmet, daha fazlasını istiyordu. Ne var ki kazandığı enerjiyi derslerine kafa yorarak değil, Atari salonlarında vakit geçirerek harcıyordu.
O dönemde popüler olmaya başlayan NBA (A.B.D. Ulusal Basketbol Ligi) maçlarını seyretmeye ve gelişmeleri takip etmeye çalışıyordu. Devlet televizyonu “TRT” bazen NBA maçlarını ekrana getiriyor ve Mehmet de bu maçları izliyordu. NBA maçlarını izlemesine rağmen gerçek bir basketbol maçında yer almak Mehmet için birbirinden çok farklı iki olguydu. Ancak Mehmet televizyondan öğrendiklerini bir gün sokakta uygulamaya çalışırken Orhan Gazi Göktaş fabrikaları basketbol antrenörü Ahmet Bey’in dikkatini çekti. Mehmet’te büyük bir potansiyel olduğunu fark eden tecrübeli antrenör Mehmet’in takımıyla birlikte idmanlara çıkmasını sağladı. Yeteneğinin yanı sıra, 14 yaşına basmaya hazırlanan Mehmet’in neredeyse 1.92 metreyi bulan boyu da fark edilmeye başlandı. Abdullah Okur da artık futbolun sadık bir Fenerbahçe taraftarı olmanın ötesinde Mehmet’in geleceğinde bir yere sahip olamayacağını anlamıştı...
Abdullah Bey birçok alanda çevresinin geniş olduğunu iyi bildiği teyzesinin oğlu Cevat Pilav’a telefon etti. Cevat Bey’den kuzenine gelen öneri ise Bursa’da faaliyet gösteren Türkiye Birinci Basketbol Ligi kulüplerinden Oyak Renault’un genel menajeri Atilla Tapşın’ı ziyaret etmesi oldu. Bu noktada Mehmet için bir başka olumlu gelişme de Oyak Renault’un şampiyonluk hedefleyen bir takım olmaktan çok, altyapısına önem veren bir kulüp olmasıydı.

Bursa’nın, Yalova’dan araba ile sadece 1,5 saat uzaklıkta oluşu da Okur ailesinin küçük oğullarını ziyaret edebilmesi ve onun maçlarını seyredebilmesi için elverişli bir durumdu.

Oyak Renault 1. Ligde iyi bir durumdaydı ve kulübün başkanı da yakın bir akrabanın arkadaşıydı. Sonuç olarak Mehmet’in basketbol kariyerine başlaması için her şey hazırdı. Böylece kale çizgisinden serbest atış çizgisine geçiş de tamamlanmış olacaktı. Aslında okul hayatının sona ereceği düşünüldüğünde, basketbol Mehmet için kutsal sayılabilecek bir fırsattı. Okula döndü ve sonunda Cem Sultan Lisesi’ni bitirdi.

Mehmet, Oyak Renault kulübünün evinden uzak olan altyapı oyuncuları için kurduğu yurtta kaldı. Basketbola çok geç yaşta başlamış olmasına karşın büyük bir yeteneğe sahipti. Şayet bu yetenek zamanında işlenir ve doğru ellerde şekillenir ise Mehmet çok iyi bir 1. Lig oyuncusu olabilirdi. Hatta biraz şans ile Türk Milli Takımı’nın kilit oyuncularından bir tanesi dahi olabilirdi. Ancak hiç kuşkusuz önünde daha çok uzun bir yol vardı ve ne kadar iyi olacağını belirleyecek kişi de yine kendisiydi. İlk antrenörü yıldızlar kategorisinde İsmail Doğrutekin oldu. Fakat, A Takım antrenörü Mete Babaoğlu’nun Mehmet’i fark etmesi de uzun sürmedi. Belki henüz çok hamdı ama bu sevimli çocukta farklı bir şeyler vardı. Faruk Akagün’ün Oyak Renault antrenörü olarak göreve geldiği sıralarda Türkiye Yıldız Milli Takımı’nın antrenörü Nihat İziç de Mehmet’in varlığından haberdardı. Türkiye Basketbol Federasyonu Başkanı Turgay Demirel’in o dönemdeki rüyası ve hedefi 2001 yılında düzenlenecek olan Avrupa Şampiyonası’nı İstanbul’a almak ve bu önemli şampiyonada madalya kazanmaktı. O zamana kadar Türk basketbolunda duyulmamış nitelikteki bu hedef doğrultusunda Turgay Demirel, Galatasaray’dan eski takım arkadaşı ve bir Bosnalı olan Nihat İziç’e güvendi. Demirel tarafından yeni oyunculardan oluşan bir grup yaratmakla görevlendirilen İziç, bu amaçla yola çıktı. 1979 doğumlu oyuncuların bu grubun iskeletini oluşturmasına karar verilmişti. Demirel ve İziç ikilisi 1984 yılında; San Antonio Spurs’ten Hidayet Türkoğlu, Efes Pilsen’den Kerem Tunçeri ve Ülkerspor’dan Arda Vekiloğlu gibi oyuncuların bu grubun çekirdeğini oluşturmasına karar vermişlerdi. Şimdiyse İziç, Mehmet’in de bu gruba dahil olmasını istiyordu.

Mehmet oyuncu ve insan olarak olgunlaşmaya ve gelişmeye devam ederken Oyak Renault A Takımı’nda işler pek de iyi gitmiyordu. O sezon 1. Lig’den, 2. Lig’e düşen Oyak Renault’un bir sonraki sezon yeniden 1. Lig’e dönmesine yardımcı olan 17 yaşındaki A Takım oyuncusu Mehmet, böylece üst seviyedeki takım başarısının verdiği tarifsiz hazzı da ilk kez tadıyordu. Takımının 2. Lig’de mücadele ettiği 1996-97 sezonunda yedek soyunan Mehmet, buna karşın oyuna her girdiğinde olumlu bir şeyler yapıyordu. 1996-97 sezonu aynı zamanda Mehmet’in Oyak Renault Yıldız Takımı’nı, Türkiye Şampiyonası’nda Efes Pilsen ve Tuborg’un ardından 3.’lüğe taşıdığı sezondu. 1997-98 sezonu ise Mehmet’in 1. Lig’de oynadığı ilk sezondu. Basketbol oynamaya sadece 4 yıl önce başlamış 18 yaşındaki bir çocuk için oldukça iyi bir performans sergileyen Mehmet o sezon aldığı kısıtlı dakikalarda 4.4 sayı-3.3 ribaund ortalamaları ile oynadı.


Şampiyonluklar ve kupalar mevzu bahis olduğunda çok az oyuncunun ismi akıllarda hemen çağrışım yapar. Ancak Oyak Renault’tan, 1998-99 sezonuna geniş bir bütçe ve büyük hedeflerle giren Tofaş’a transferiyle birlikte Mehmet Okur gerçek bir kupa koleksiyoncusu olmaya başlayacaktı.

Bursa’da bulunan bir başka 1. Lig takımı olan Tofaş birkaç yıl verilen mücadelenin ardından, o sezon “Şampiyon ol, ya da yok ol” parolası ile yola çıktı. Takımın yeni antrenörü Hırvat teknik adam Jasmin Repesa, Mehmet’in potansiyeli karşısında şaşkına döndükten hemen sonra Tofaş yönetimine bu oyuncuyu kesin olarak kadrosunda görmek istediğini belirtti ve onunla uzun vadeli bir kontrat imzalanmasını tavsiye etti. İşin transfer kısmı pek güç olmadı, ancak uzun vadeli kontrat kısmı gerçekleşmedi. Çünkü bu tarz uzun vadeli kontratların oyuncuların geleceği açısından büyük tehlike yarattığı bir gerçekti.




Şayet yetenekli bir oyuncu uzun vadeli kontrat imzaladıktan sonra büyük bir çıkış gösterir ve potansiyelinin üst noktalarına kadar tırmanırsa, var olan kontratı nedeniyle yüzbinlerce hatta milyonlarca dolardan olabilirdi. İşte bu nedenle Mehmet Okur adımlarını yıldan yıla atma kararı aldı.

Eski NBA oyuncusu David Rivers, eski NCAA yıldızı Steve Rogers, güçlü pivot Rashard Griffith ve Hırvat keskin şutör Slaven Rimac’ı kadrosuna katan Tofaş o sezon kaliteli yabancılara sahipti.

İşin transfer kısmı pek güç olmadı, ancak uzun vadeli kontrat kısmı gerçekleşmedi. İşte bu nedenle Mehmet Okur adımlarını yıldan yıla atma kararı aldı. Eski NBA oyuncusu David Rivers, eski NCAA yıldızı Steve Rogers, güçlü pivot Rashard Griffith ve Hırvat keskin şutör Slaven Rimac’ı kadrosuna katan Tofaş o sezon kaliteli yabancılara sahipti. Kulüp ayrıca Bosna doğumlu Türk Milli pivot Asım Pars’ı da günümüzde halen rekoru kırılamayan bir transfer ücreti karşılığında son şampiyon Ülkerspor’dan almayı başarmıştı.

Repesa, Mehmet’in potansiyelini ve yapabileceklerini farkında olmasına karşın büyük paralara alınan Asım Pars’ı oynatmak ve ona daha fazla şans tanımak konusunda ısrarcıydı. Çünkü bu seçim yönetimi de mutlu ediyordu. Mehmet o sezon maç başına 12.4 dakika forma şansı buldu ve 4.6 sayı-4.3 ribaund ortalamalarına ulaştı. Tofaş’ın, şut yetenekleri ve şut mesafeleri çok sınırlı olan ve bu nedenle de pota altında neredeyse birbirlerinin ayaklarına basmak zorunda kalacak kadar yakın oynayan iki uzunu Rashard Griffith ve Asım Pars’ın arkasında kalan Mehmet buna rağmen sahip olduğu %52.6’lık üç sayı şut yüzdesi ile takım için taze bir nefes gibiydi. O sezon sonunda Tofaş; Türkiye Kupası, Türkiye Ligi, Türkiye Play-off’ları ve de Cumhurbaşkanlığı Kupası’nda şampiyonluğa ulaştığında, Repesa’nın her fırsatta farkını gösteren Mehmet’i artık kenarda çok fazla tutamayacağı da açıkça görülüyordu.

O yaz, sezon biter bitmez Mehmet Okur Amerika’da bazı kamplara katılmak için planlar ve hazırlıklar yaptı. Bunlardan en önemlileri uzun oyuncu kamplarıydı ki burada Mehmet Avrupa dışındaki bir platformda kendisini görme ve yeteneklerini ölçme şansını yakalayacaktı. Kendi takımında dahi ilk 5 başlamayan bir oyuncu için belki bunlar abartılı adımlardı, ama o yaz Mehmet kendisinin ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu anladı. Katıldığı kamplarda karşısına çıkan rakiplerden kimileri ondan daha geniş, kimileri daha uzun, kimileri daha çabuk, kimileri daha iyi sıçrayan ve kimileri de daha tecrübeliydi. Ama o hepsiyle başa çıkmanın bir yolunu buldu.

Her ne kadar antrenörlerinin kendisine daha fazla sorumluluk verecek kadar güven duygusu bulunmasa ve halen takım arkadaşlarının arkasında kalıyor da olsa Mehmet, Türk Milli Takımı’ndaki yerini sağlamlaştırıyordu. Tofaş için 1999-2000 sezonu da bir öncekinden farklı olmadı. Bursa ekibi Türkiye’de kazanılması mümkün olan tüm kupaları müzesine götürmeyi başardı. Bununla birlikte o sezon Mehmet için farklı olan birçok şey vardı. Sezonun ortalarını biraz geçmişken, antrenör Repesa takımının Euroleague’deki başarısızlığı nedeniyle istifa etti. Onun yerini alan ise genç yardımcı antrenörü Tolga Öngören oldu. Genç antrenör Mehmet ile antrenmanlar öncesinde ve sonrasında özel olarak ilgilendi ve onun kendisini geliştirebilmesi adına düzenli olarak ona zaman ayırdı. Takımın Öngören’in kontrolüne geçmesiyle birlikte sahip olduklarını ve yeni öğrendiklerini gösterme fırsatını yakalayan Mehmet o sezonu özellikle de play-off’lardaki üstün performansı ile 6.7 sayı-5.3 ribaund ortalamaları ile tamamladı. Eurobasket sitesi tarafından Türkiye Ligi’nde “en iyi ikinci beş”e seçilen Mehmet, Türkiye Kupası Dörtlü Finali’nde ise “En değerli oyuncu” seçildi. Sezon bittiğinde ve yaz geldiğinde ise yine Amerika’ya gitme zamanıydı. Genç oyuncusu, o yaz erken aday olarak NBA Draftı’na (seçmelerine) girmeye karar verdi. Seçmeler öncesinde NBA takımlarının izleyeceği özel idmanlardaki performansına göre ise ya bu karardan vazgeçecekti, ya da seçmelere katılacaktı.


Mehmet kendisine olan güvenini arttırıyor ve oyununu geliştirmeye devam ediyordu.

Ancak seçmelerin hemen öncesinde Mehmet , en azından bir sezon ilk beş oynama tecrübesini yaşamak için Tofaş’ta kalmaya, en doğru tercihin bu olduğuna ve seçmelere bir sonraki yaz girmeye karar verdi. Bu mükemmel planda sadece bir şey ters gitti. Türkiye’de spor camiasını şok eden bir kararla Tofaş kulübü basketbol şubesini kapatma kararı aldı. O sezon ilk beş başlayacak olmanın heyecanı içerisinde olan Mehmet de böylece bir anda takımsız kalmış oldu. Avrupa’dan üst düzey takımların ilgilendiği Mehmet, NBA seçmeleri sadece 1 yıl uzaktayken Avrupa’da yeni bir maceraya atılmanın riskli olacağına karar verdi. Türkiye’deki takımlar da Mehmet’e yakın ilgi gösteriyordu. Ve sonunda Mehmet, Efes Pilsen ile 1 yıllık kontrat imzaladı.



O sezon Efes Pilsen’in tek bir hedefi vardı: Suproleague’de Final-Four oynamak. Mehmet de bu hedef doğrultusunda Efes Pilsen’in önemli kozlarından bir tanesi olacaktı. Ancak bu önemli koz, antrenör Oktay Mahmuti tarafından her nasılsa derhal kenara alınıverdi. Mehmet Suproleague’de 8.9 sayı-6.2 ribaund ortalamaları ile oynarken, Efes Pilsen de Final-Four hedefine ulaşıyor ve Avrupa’da 3. oluyordu. Diğer yanda ise Türkiye Ligi Şampiyonluğu finalde Ülkerspor’a kaybedildi. Ancak Türkiye Kupası Dörtlü Finali’nde üstün bir performans sergileyen Mehmet, hem ardı ardına 3. kez Kupayı havaya kaldırıyor hem de üst üste 2. kez Dörtlü Final’in “En değerli oyuncu”su seçiliyordu.

Sezon bittiğinde Mehmet’e yine tatil yoktu. Yorucu bir deneme idmanı (workout) trafiğinin ardından görüldü ki Mehmet’in ilk turda seçilme şansı, Efes Pilsen’de ilk beş başlamamış olmasından dolayı önemli derecede azalmıştı. Ancak idmanlardaki ve denemelerdeki başarılı performansı o’na hep hayalini kurduğu rüyanın ilk turda olmasa dahi gerçekleşeceği güvencesini veriyordu. Bir dizi çok yorucu ancak bir o kadar da etkileyici ve başarılı geçen deneme idmanının ardından Mehmet Okur Türkiye’ye dönmeye hazırdı. Detroit Pistons takımının uluslararası yetenek avcısı Tony Ronzone eski bir NBA yıldızı olan kulüp başkanı Joe Dumars’ı, Mehmet’i seçmelerin yapılacağı günün sabahında özel bir idmanda izlemeye ikna etti. Ronzone bir süredir Mehmet’i oldukça yakından takip ediyordu ve o da birçok NBA gözlemcisi, genel menajeri ve başkanı gibi Mehmet’in nasıl olup da Efes Pilsen’de ve Milli Takım’da ilk beş başlamadığına anlam verememişti. Uzun lafın kısası, Mehmet o sabah Joe Dumars’ı, John Hammond’ı, antrenör Rick Carlisle’ı ve de kendisine bu fırsatı yaratan Ronzone’yi kaçırılmaması gereken bir yetenek olduğuna ikna etmeyi başardı. Mehmet o kadar etkileyici bir performans sergilemişti ki bu özel idmanı seyreden eski “Bad Boy” (1980’li yılların sonunda NBA’de iki şampiyonluk kazanan ve “Bad Boys” olarak anılan unutulmaz Detroit Pistons kadrosunun üyelerine takılan ad) Rick Mahorn, idmanın 15. dakikasında Dumars’a giderek “Öyle görünüyor ki, adamını buldun” demekten kendisini alamadı.

Sezon bittiğinde Mehmet’e yine tatil yoktu. Yorucu bir deneme idmanı (workout) trafiğinin ardından görüldü ki Mehmet’in ilk turda seçilme şansı, Efes Pilsen’de ilk beş başlamamış olmasından dolayı önemli derecede azalmıştı. Ancak idmanlardaki ve denemelerdeki başarılı performansı o’na hep hayalini kurduğu rüyanın ilk turda olmasa dahi gerçekleşeceği güvencesini veriyordu. Bir dizi çok yorucu ancak bir o kadar da etkileyici ve başarılı geçen deneme idmanının ardından Mehmet Okur Türkiye’ye dönmeye hazırdı. Detroit Pistons takımının uluslararası yetenek avcısı Tony Ronzone eski bir NBA yıldızı olan kulüp başkanı Joe Dumars’ı, Mehmet’i seçmelerin yapılacağı günün sabahında özel bir idmanda izlemeye ikna etti. Ronzone bir süredir Mehmet’i oldukça yakından takip ediyordu ve o da birçok NBA gözlemcisi, genel menajeri ve başkanı gibi Mehmet’in nasıl olup da Efes Pilsen’de ve Milli Takım’da ilk beş başlamadığına anlam verememişti. Uzun lafın kısası, Mehmet o sabah Joe Dumars’ı, John Hammond’ı, antrenör Rick Carlisle’ı ve de kendisine bu fırsatı yaratan Ronzone’yi kaçırılmaması gereken bir yetenek olduğuna ikna etmeyi başardı. Mehmet o kadar etkileyici bir performans sergilemişti ki bu özel idmanı seyreden eski “Bad Boy” (1980’li yılların sonunda NBA’de iki şampiyonluk kazanan ve “Bad Boys” olarak anılan unutulmaz Detroit Pistons kadrosunun üyelerine takılan ad) Rick Mahorn, idmanın 15. dakikasında Dumars’a giderek “Öyle görünüyor ki, adamını buldun” demekten kendisini alamadı.



Mehmet aynı akşam New York’daki ünlü Madison Square Garden Salonu’nda yapılan Draft gecesine (seçmeye) katıldı.

İlk turda 9. sıradan seçme hakkına sahip olan Detroit Pistons Rodney White’ı seçti. Pistons’lı yöneticiler ikinci tur 38. sıradaki ikinci seçme hakları geldiğinde Mehmet’in çoktan seçilmiş olacağından eminlerdi. Ancak ne zaman ki; Boston Celtics 11. sıradan Kerick Brown’ı, Orlando Magic 15. sıradan Steven Hunter’ı, Charlotte Hornets 16. sıradan Kirk Haston’ı, Toronto Raptors 17. sıradan Michael Bradley’i,


New Jersey Nets 18. sıradan Jason Collins’i ve de Houston Rockets 34. sıradan Terence Morris’i seçti, Pistons da 38. sıradaki hakkını halen boşta olan Mehmet için kullanma şansını yakaladı.

NBA Seçmeleri tamamlandıktan sonra Mehmet ertesi gün Detroit’te Başkan Joe Dumars ve Pistons’ın ilk tur seçimi Rodney White ile birlikte bir basın toplantısına katıldı. Detroit kulübünün Mehmet ile derhal sözleşme imzalamak ve o’nu bir sonraki sezon Pistons forması giyerken görmek istediği açıktı. Ancak Mehmet bu kez gerçekten ilk beş başlayacağı bir sezonun kendisine büyük artılar getireceği inancıyla hareket ederek Efes Pilsen ile 1 yıllık kontrat imzalamak üzere Türkiye’ye döndü.
O yaz Türk basketbol tarihi için unutulmazdı. Türkiye ev sahipliği yaptığı 32. Avrupa Basketbol Şampiyonası’nda, tam 10 yıldır Turgay Demirel’in hayal ettiği, planladığını gerçekleştirdi ve Sırbistan-Karadağ’ın ardından 2. oldu ve gümüş madalya kazandı. Mehmet, Hırvatistan maçında ayak bileğini burkmasına rağmen turnuva boyunca iyi oynadı. Milli Takım kariyerinde ilk kez Ankara’daki İspanya maçında sahaya ilk beşte çıkan Mehmet, Joe Dumars’ın da izlediği ölüm kalım maçında Pau Gasol’a karşı inanılmaz bir performans sergiledi. Dumars’ı kendisini seçerek doğru tercih yaptığına ikna eden Mehmet, o’nun İstanbul’daki ikinci tur maçlarını izlemesine gerek bırakmadı. Dumars o günlerde ulusal bir kanalımıza verdiği demeçte “Buraya görmeye geldiğimi gördüm” diye konuştu. Gümüş madalyaya olan katkısının ardından Mehmet, Efes Pilsen’de sonraki günlerde Türk basketbol tarihinin en iyi pota altı ikililerinden bir tanesini oluşturacağı yeni takım arkadaşı Kaspars Kambala’nın yanındaki ve ilk beşteki yerini garanti altına aldı. Türkiye Kupası’nı ve Lig Şampiyonluğunu kazandıkları o sezon Mehmet 13.5 sayı-8.5 ribaund-1.5 asist-1.0 top çalma ortalamalarına ulaştı. Her ne kadar Efes Pilsen’in Avrupa’da bir kez daha Final-Four oynama hedefi gerçekleşmediyse de, Mehmet Euroleague’de 12.1 sayı-6.6 ribaund-1.1 blok ortalamalarıyla oynadı.

O yaz Indianapolis’te düzenlenecek olan 14. Dünya Şampiyonası Türkiye için çok önemliydi. 2001 Avrupa Şampiyonası’nda kazanılan gümüş madalyanın ardından Türkiye şimdi gücünü tüm dünyaya göstermek istiyordu. Ancak Türkiye şampiyonayı ilk 4 içerisinde bitirme hedefine ulaşamadı. Milli Takımımız şampiyonun hemen başında Porto Riko ve Brezilya’ya karşı kılpayı kaybettiği maçlar sonrasında tam anlamıyla toparlanamadı. Özellikle Brezilya maçında galibiyeti avucunun içerisindeyken kaçıran Millilerimiz bu iki maçı kaybetmenin moral bozukluğunu uzun süre üzerlerinden atamadılar. 12 Dev Adam’ın Indianapolis’te hedefine ulaşamamış olduğu gerçeğine karşın Mehmet Okur bireysel anlamda büyük bir başarıya imza attı. Genç oyuncu maç başına 17.3 sayı-6.6 ribaund üreterek ve %55’lik isabet yüzdesi ile Dünya Şampiyonası’nın en iyi 10 oyuncusundan bir tanesi olarak gösterildi.


O yaz Mehmet, Orlando Yaz Ligi’ndeki etkileyici perfor-mansının ardından Detroit Pistons ile 2 yıllık ve $2.1 milyon değerinde bir kontrat imzaladı.

NBA’deki ilk sezonunda 72 maçta görev yapan, toplam 1366 dakika forma giyen, 9 maça ilk beşte başlayan ve maç başına 6.9 sayı-4.7 ribaund-1.0 asist üreten Mehmet takımıyla birlikte Doğu Konferansı Finalleri’nde mücadele etti. Memo artık NBA çevrelerinde de konuşulduğu üzere 50 galibiyet ile sezonu Merkez Grubu lideri olarak tamamlayan Detroit Pistons takımının en önemli parçalarından bir tanesiydi.


Mehmet ve çaylak takım arkadaşı Tayshaun Prince sergiledikleri performans ve gösterdikleri potansiyel ile başkan Joe Dumars’ı ve genel menajer John Hammond’ı 2003-04 sezonunda daha fazla sorumluluk alabilecekleri konusunda ikna etmişlerdi.

O yaz Türk Milli Takımı İsveç’teki 33. Avrupa Şampiyonası’nda yeniden kendisini gösterme fırsatına sahipti.

Artık Mehmet’in ikinci sezonu için zorlu NBA’e geri dönüş zamanı gelmişti. Bu arada Mehmet’in o yaz ünlü bir manken ve oyuncu olan Yeliz Çalışkan ile başlayan arkadaşlığı kısa süre içerisinde farklı bir boyut kazanmış ve çift daha sonra 2004 yazı için evlilik kararı almışlardı.

O yaz Indianapolis’te düzenlenecek olan 14. Dünya Şampiyonası Türkiye için çok önemliydi. 2001 Avrupa Şampiyonası’nda kazanılan gümüş madalyanın ardından Türkiye şimdi gücünü tüm dünyaya göstermek istiyordu. Ancak Türkiye şampiyonayı ilk 4 içerisinde bitirme hedefine ulaşamadı. Milli Takımımız şampiyonun hemen başında Porto Riko ve Brezilya’ya karşı kılpayı kaybettiği maçlar sonrasında tam anlamıyla toparlanamadı. Özellikle Brezilya maçında galibiyeti avucunun içerisindeyken kaçıran Millilerimiz bu iki maçı kaybetmenin moral bozukluğunu uzun süre üzerlerinden atamadılar. 12 Dev Adam’ın Indianapolis’te hedefine ulaşamamış olduğu gerçeğine karşın Mehmet Okur bireysel anlamda büyük bir başarıya imza attı. Genç oyuncu maç başına 17.3 sayı-6.6 ribaund üreterek ve %55’lik isabet yüzdesi ile Dünya Şampiyonası’nın en iyi 10 oyuncusundan bir tanesi olarak gösterildi.

2003-04 sezonu Mehmet ya da artık NBA’de anılmaya başlandığı adıyla “Memo” için çok da kolay olmayacaktı. Takımda yaşanan antrenör değişikliği sonrasında Rick Carlisle’ın yerini Larry Brown almıştı ve bu Mehmet için yeni bir uyum süreci anlamına geliyordu. Tecrübeli pivot Elden Campbell’ın takıma katılmasıyla birlikte Memo’nun ilk beş hayalleri yine çabucak suya düşmüş gibi görünüyordu. Fakat Memo kenardan gelmeyi kabullenerek ve çalışmaktan bir an olsun vazgeçmeyerek azmini korudu ve kendisini kısa bir zaman sonra da ilk beşte buluverdi. Pistons kulübünün tarihine altın harflerle yazılan 13 maçlık galibiyet serisi de Mehmet’in ilk beş oynadığı dönemde yakalandı. Ancak sezon ilerledikçe takımın hedefi de değişmeye başladı. Yıldızları her geçen gün biraz daha parlayan Mehmet ve Tayshaun Prince’e, ve de 2004 NBA Seçmelerinde 2. sıradan seçilen Sırp pivot Darko Milicic’e tecrübe kazandırmak, sorumluluk vermek ve onları geleceğe hazırlamak anlayışı sezon ilerledikçe yerini yavaş yavaş daha büyük hedeflere ve beklentilere bıraktı.

Rasheed Wallace, Lindsey Hunter ve Mike James’i almak için yapılan takas takımın en azından Doğu Şampiyonluğu için mücadele edeceğinin ve NBA şampiyonluğunu umut ettiğinin habercisiydi. Wallace x 2 kombinasyonunun yaptığı ani etki ile takım bir başka önemli rekora imza attı. Pistons, ardı ardına 7 maçta da rakiplerini 70 sayı barajının altında tutmayı başarmıştı. Memo bu durumda yeniden yeni olduğu kadar da eski rolüne soyundu ve kenarda beklemeye başladı. Takımda işlerin yolunda gitmesi o’nun için de bu durumu biraz olsun kolaylaştırdı. 54 galibiyet kazandıktan ve Merkez Grubu’nu Indiana Pacers’ın ardından 2. sırada tamamladıktan sonra Detroit Pistons, gözünü play-off’lara dikti. Sezon içerisinde 71 maçta görev yapan Memo 33 maçta sahaya ilk beşte çıkmış ve maç başına 9.6 sayı-5.9 ribaund-1.0 asist-0.9 blok üretmişti. İstatistiklerinde görülen hatırı sayılır yükselmenin yansıra; şut, serbest atış ve de 3 sayı şut yüzdelerini de etkileyici düzeyde yükseltmeyi başaran Memo, bu performansıyla birçok takımın da dikkatini çekmeyi başardı. Her ne kadar eski antrenörü Rick Carlisle, Memo’nun dış şutlardaki başarısını dikkate alarak o’nun bu özelliğinden çoğu zaman faydalanma yoluna gittiyse de, Larry Brown neredeyse Memo’ya 3 sayılık şut atmasını yasaklayan ve o’nu daha çok sırtı dönük oynamaya iten bir anlayış içerisinde oldu. Birbirinden çok farklı iki mentalite arasındaki bu geçişi yapmak Memo için pek de kolay olmadı. Çünkü Oyak Renault’taki ilk günlerden itibaren dış şutlar o’nun en büyük silahlarından bir tanesi olmuştu. Bununla beraber Memo kariyeri boyunca 2. Lig’den Türkiye’nin en iyi takımlarına ve Milli Takım’a kadar nerede oynadıysa oynasın her zaman “önce takım” zihniyetine sahip olmuştu. Memo işte tam da bu nedenle, 3 uzatmaya giden bir maçta, üstelik de rakip takımın 4 uzunu birden faul limitini doldurarak oyun dışında kalmış olmasına rağmen, sadece 8 dakika süre alıyor olsa dahi, halen antrenörünün kararına saygı duyduğunu söyleyebiliyor. Böylesine bir durumda dahi doğruları konuşacak bir kişiliğe sahip olmasının yanı sıra, aynı zamanda takımının iyiliği ve çıkarı için doğru olduğuna inandığı şeyleri söyleyebilecek ve yapacak kadar olgun ve sadık olduğunu da en güzel şekilde gösteriyor.

Memo 2004 yılında Detroit Pistonsla şampiyonluk sevinci ayrıca nba'in prestiji şampiyonluk yüzüğünü almaya hak kazandı. 2005 yılında 50 milyon dolarlık rekor bir ücretle Utah Jazz takımına transfer oldu. Kariyerine NBA'de devam ediyor.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !